ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ DERİ VE ZÜHREVİ HASTALIKLARI ANABİLİMDALI

SEBOREİK DERMATİTTE MALASSEZİA

TÜRLERİNİN ROLÜ

Dr. Kenan YILDIZ

UZMANLIK TEZİ

TEZ DANIŞMANI

Prof. Dr. Hamdi R. MEMİŞOĞLU

ADANA – 2010

TEŞEKKÜR

Uzmanlık eğitimim süresince ve tez çalışmamın her aşamasında ilgisini, her konuda desteğini, değerli bilgi ve deneyimlerini esirgemeyen tez hocam Prof. Dr. Hamdi R. MEMİŞOĞLU’na, uzmanlık eğitimim süresince bana yol gösteren, geniş bilgi ve deneyimlerinden yararlandığım hocalarım Prof. Dr. Varol L. AKSUNGUR’a, Prof. Dr. M. Alpaslan ACAR’a, Prof. Dr. Metin ÖZPOYRAZ’a, Prof. Dr. Yaşargül DENLİ’ye, Prof. Dr. Soner UZUN’a, Prof. Dr. Mehmet KARAKAŞ, Yrd. Doç. Dr. Aydın YÜCEL ve Yrd. Doç. Dr. Suhan GÜNAŞTI’ya; örneklerin mikolojik olarak değerlendirilmesinde katkıda bulunan Mikrobiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Macit İLKİT’e ve beraber çalıştığım araştırma görevlisi arkadaşlarıma; Dermatoloji Anabilim Dalı’nın tüm çalışanlarına ve Birsen ÇETGİN’e; sınırsız sevgi ve desteklerini her an yanımda hissettiğim aileme teşekkürlerimi sunarım. I

İÇİNDEKİLER

Sayfa No

TEŞEKKÜR

i

İÇİNDEKİLER

ii

TABLO LİSTESİ

iii

ŞEKİL LİSTESİ

iv

KISALTMA LİSTESİ

v

ÖZET-ANAHTAR SÖZCÜKLER

vi

ABSTRACT-KEYWORDS

vii

  1. GİRİŞ VE AMAÇ

1

  1. GENEL BİLGİLER

2

2.1. Tarihçe

2

2.2. Epidemiyoloji

2

2.3. Etiyoloji

3

2.3.1. Malassezia

3

2.3.2. Sebore

4

2.3.3. İlaçlar

5

2.3.4. Nörotransmitter anormallikler

5

2.3.5. Nutrisyonel bozukluklar

6

2.3.6. Hormonal faktörler

6

2.3.7. Çevresel faktörler

6

2.3.8. Herediter faktörler

6

2.3.9. İmmünolojik bozukluklar

7

2.3.10. Atopinin rolü

8

2.3.11. Stres

8

2.3.12. Diğer eşlik eden faktörler

8

2.3.13. SD ve diğer dermatolojik hastalıklar

8

2.4. Klinik bulgular

8

2.4.1. İnfantil seboreik dermatit

9

2.4.2. Leiner hastalığı

10

2.4.3. Erişkin seboreik dermatit

10

2.5. Histopatoloji

11

2.6. Ayırıcı tanı

11

2.7. Tedavi

12

2.8. Prognoz

13

  1. GEREÇ VE YÖNTEM

14

3.1. Klinik değerlendirme

14

3.2. Mikolojik değerlendirme

14

3.2.1. Örnek alımı

14

3.2.2. Kültür

15

3.2.2.1. Kullanılan besiyerleri

15

3.2.3. Kültürde üreme olan fungusların tiplendirilmesi

16

3.2.3.1. Katalaz aktivitesi

16

3.2.3.2. Tween identifikasyon testi

16

3.2.3.3. Isı testi

17

3.2.3.4. Virkon

18

3.3. İstatistiksel analiz

18

II

  1. BULGULAR

19

4.1. Tanı testleri

19

4.1.1. Chremophor EL besiyerinde üreme

19

4.1.2. Tween 60- Eskulin agar’da üreme

19

4.1.3. Chromogenic Candida Agar’da üreme

19

4.1.4. Isı testinde üreme

19

4.2. Alınan kültürlerden yapılan tür tayini sonucu

20

  1. TARTIŞMA

23

  1. SONUÇLAR

28

  1. KAYNAKLAR

29

  1. ÖZGEÇMİŞ

34

III

TABLO LİSTESİ

Tablo no

Sayfa no

Tablo 1

SD’in klinik tutulum paterni

9

Tablo 2

SD’in ayırıcı tanısı

11

Tablo 3

Lezyonel ve nonlezyonel bölgelerde M. furfur üremesi

20

Tablo 4

Örnek bölgesi ile malassezia spp. üreme durumu

20

Tablo 5

Lezyonel ve nonlezyonel bölgelerde M. globosa üremesi

21

Tablo 6

Hastalık karakteri ve üreme durumu

21

Tablo 7

Hastalık ve lezyon süresi ile üreme arasındaki ilişki

22

IV

KISALTMA LİSTESİ

SD : Seboreik dermatit

İSD : İnfantil seboreik dermatit

M.furfur : Malassezia furfur

M.sympodialis : Malassezia sympodialis

M.dermatitis : Malassezia dermatitis

M.restricta : Malassezia restricta

M.slooffiae : Malassezia slooffiae

M.obtusa : Malassezia obtusa

M.globosa : Malassezia globosa

NK : Naturel killer cell

IgA : İmmün globulin A

IgG : İmmün globulin G

AIDS : Akkiz immün yetmezlik sendromu

HIV : Human immun defiency virus

Malassezia spp. : malassezia speciens

KOH : Potasyum hidroksit

Kutanöz LE : Kutanöz lupus eritematozus

SPSS : Statistical Package for Social Sciences

SGA : Sabouraud glikoz agar

CCA : Candida chromogenic agar

V

ÖZET

Seboreik Dermatitte Malassezia Türlerinin Rolü

Amaç: Etyolojisi henüz tam olarak bilinmeyen, birçok nedenin ortaya sürüldüğü SD’te malassezia türlerinin etiyolojik rolünün araştırılması amaçlandı.

Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji ABD polikliniğine başvuran 49 SD’li hasta (31 erkek, 18 kadın) alındı. Hastaların hem lezyonel hem de nonlezyonel bölgelerinden kültür için örnek alındı. Kültürler leming notman agar ile doldurulmuş rodac kontact platelere alındı.

Bulgular: Lezyonel alınan örneklerden 7’sinde (% 14,3) m. furfur, 3’ünde (% 6,1) m.globosa üremesi oldu. Nonlezyonel alınan örneklerin ise 3’ünde (% 6,1) m. furfur üremesi oldu. Hem lezyonel hemde nonlezyonel örneklerin 3’ünde (% 6,1) tür tayini yapılamadı. Lezyonel ve nonlezyonel bölgelerde üreyen türler karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Lezyonel bölgede üreme saptanan hastaların 12’sinde (% 92,3) lezyonlar rekürren karakterdeyken 1 hastada (% 7,7) ise lezyon primer idi. Non-lezyonel bölge ise üreme saptanan 6 hastanın 4 tanesinde lezyonlar rekürren (% 66,7), 2’si (% 33,3) ise primer olarak saptandı. Yine yapılan istatistiksel analizde bu iki değer arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Lezyon ve hastalık sürelerinin üreme üzerine etkisine bakıldı. İstatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.

Sonuç: Bu çalışmada lezyonel bölgede daha çok sayıda üreme saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Malassezia türlerinin bu hastalıktaki rolünün anlamlı olup olmadığının daha net olarak belirlenmesi için daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

Anahtar sözcükler: Seboreik dermatit, malassezia, dermatoloji

VI

ABTRACT

Role of Malassesia Species in Seborrheic Dermatitis

Background and aim: We aimed to investigate the etiologic role of malassesia species in SD, the disease which the etiology is yet precisely unknown and many causes are propound.

Materials and methods: In this study we included 49 (31 males and 18 females) patients who applied to the outpatient clinic of the University of Cukurova department of Dermatology. Samples were taken from the patients both lesional and perilesional regions for the culture. Cultures were put into the leming notman agar and frozen rodac contact plates.

Findings: Of the samples taking from the lesional regions M. furfur proliferated from the 7 (14,3 %) samples and m.globosa proliferated from the 3 (6,1 %) samples. Idendification of species would not be able to done in 3 samples (6,1 %) from both lesional and nonlesional region. There was no statistically significant difference between the lesional and nonlesional species which were proliferated. In 12 (92,3 %) patients who had a proliferaion of malassezia, lesions were recurrent while in one patient (7,7 %) lesion was primer. Four out of 6 (66,7 %), patients which had a proliferation of malassezia in nonlesional region, lesion were recurrent, and in two (33,3 %) of them lesions were primer. Once more there was no statistically significant difference between them. We search the affect of the duration of the lesion and of the disease on the proliferation. There was no statistically significant difference.

Conclusion: In this study although we detected more proliferation in lesional region there was no statistically significant difference. In order to determine the significant role of Malassezia species in this disease, it is necessary to design a study with more patients.

Keywords: Seborrheic dermatitis, malassesia, dermatology

VII

  1. GİRİŞ VE AMAÇ

Seboreik dermatit (SD), toplumda sık görülen, etiyolojisi kesin olarak bilinmeyen iyileşme ve nükslerle karakterize kronik seyirli bir deri hastalığıdır. Özellikle vücudun sebase bezlerce zengin olan saçlı deri, yüz ve üst gövde gibi alanlarda eritem ve deskuamasyonun ön planda olduğu bir klinik tabloya yol açar.

SD; deride kaşıntı, yanma ve soyulma gibi yakınmalar ile yaşam kalitesini kötü yönde etkileyen ve sık görülen bir deri hastalığı olması nedeniyle birçok araştırmaya konu olmuştur. Hastalığın etiyolojik nedenlerini saptayabilmek için birçok çalışma yapılmış, bu çalışmalar sonucunda da birçok neden hastalık sebebi olarak ileri sürülmüştür. Ancak hastalığın günümüzde halen kesin bir nedeni ortaya konulamamıştır.

Bu çalışmada; SD nedeni olarak düşünülen malassezia türlerinin rolünün araştırılması amaçlandı. SD’li hastaların lezyonel bölgelerinden alınan kültürlerde malassezia türlerinin üreyip üremediği ve üreme olursa hangi türün ürediğinin saptanması planlandı. Ayrıca nonlezyonel bölgelerden de kültürler alındı ve bu bölgelerde de hangi malassezia türlerinin ürediğinin saptanması, lezyonel ve nonlezyonel bölgeler arasında tür farklılıklarının olup olmadığının araştırılması amaçlandı.

1

  1. GENEL BİLGİLER

2.1. Tarihçe

SD (Seboreik dermatit) ilk olarak 1887 yılında Unna tarafından tanımlanmış olan bir hastalıktır.1,2 Aynı zamanda Unna hastalığın nedeni olarak M. furfur’dan şüphelendiğini belirtmiştir.

2.2. Epidemiyoloji

SD toplumda sık görülen bir deri hastalığıdır. SD’in görülme oranı genel popülasyonda % 1-3, gençlerde ise % 3-5 arasında değişiklik gösterir.3-5 İmmün yetmezliği olanlarda ise bu oranın daha yüksek olduğu, AIDS hastalarında bu oranın % 30-83’e ulaştığı bildirilmektedir.3,6,7 Seboreik dermatit infantil ve yetişkin başlangıçlı olarak ikiye ayrılabilir. İnfantil başlangıçlı SD hayatın ilk 3 ayında görülür, yetişkin başlangıçlı SD ise 20-40 yaş grubunda daha sıktır. Ayrıca SD’nin 50 yaş sonrasında tekrar artış gösterdiği gözlenmektedir.8 SD erkeklerde, bayanlara göre daha sık görülmektedir.

SD’te herhangi bir genetik yatkınlık saptanmamıştır. Şiddetli ve tedaviye dirençli olgularda altta yatan HIV infeksiyonun önemli bir kutanöz bulgusu olabileceği unutulmamalıdır.2

SD’te mevsimsel etkilenme de gözlenmektedir. Kışın hastalığın şiddetinde artış gözlenirken, yaz aylarında ultraviyolenin etkisiyle hastalığın görünümünde iyileşme gözlenir.9,10 Ayrıca bazı hastalarda ultraviole A ile yapılan fototerapisi sonrasında SD geliştiği de rapor edilmiştir.11

2

2.3. Etiyoloji

SD’nin etiyopatogenezi tam olarak bilinmemekle beraber birçok neden hastalığın gelişiminden sorumlu tutulmaktadır. Bunlar eksojen ve çeşitli endojen faktörlerdir.8 Bu faktörler:

1) Malassezia

2) Sebore

3) İlaçlar

4) Nörotransmitter anormallikler

5) Nutrisyonel bozukluklar

6) Hormonal faktörler

7) Çevresel faktörler

8) Herediter faktörler

9) İmmünolojik bozukluklar

10) Atopinin rolü

11) Stres

12) Diğer eşlik eden faktörler

13) SD ile birliktelik gösteren diğer dermatolojik hastalıklar

2.3.1. Malassezia

Malassezia ile SD arasındaki ilişki uzun yıllardan beri tartışma konusudur. Shuster’in pityrosporum ovale’yi seboreik dermatitin etiyolojik ajanı olarak ortaya atmasından sonra bu teoriyi doğrulamaya yönelik birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların sonuçlarında saçlı deri kepeklerinde bulunan maya sayısının kontrollere göre daha yüksek bulunması ve malassezia yoğunluğunundaki artış ile SD şiddetindeki artışın paralellik gösterdiği belirtilmiştir.12 SD tedavisinde antifungallerin etkili olması, malassezia sayısındaki azalmayla hastalığın düzelmesi, malassezia’nın bu hastalıktaki rolünü en kuvvetli şekilde düşündüren bulgulardır.9

3

Araştırmacılar malassezia yoğunluğu ile SD şiddeti arasındaki ilişkiyi de incelemişler, malassezia sayısındaki azalma ile SD’li hastalarda deskuamasyonun azaldığını ileri sürmüşlerdir.13

Malassezia türlerinin insan derisinde kommensal olarak bulunan yedi tipi bilinmektedir. Bunlar: M. furfur, M. sympodialis, M. pachydermatitis, M. restricta, M. slooffiae, M .obtusa ve M. globosa’dır.14-17 M. pachydermatis primer olarak zoofilik olduğundan normal insan florası olarak kabul edilmemektedir.1 Yeni bir tür olan M. equi ise atlarda saptanmıştır.18 Bu kommensal mantarlar genellikle puberte döneminde deride görülür ve büyümek için ekzojen yağ asitlerine gereksinim duyarlar. Malassezia türleri en sık yüz, saçlı deri ve gövde (sternum üzeri ve interskapuler bölge) gibi vücudun lipidden zengin bölgelerinde dağılım gösterir. Malassezia spp. lipaz üretebilmektedirler. Lipaz araşidonik asit salınımına, bu da derinin inflamasyonuna sebep olmaktadır.19

  1. globosa ve M. restricta SD’li hastalarda en sık saptanan türlerdir.9,20 Bununla beraber bazı araştırmacılar M. furfur, M. sympodialis, M. obtusa ve M. sloffiae türlerini de SD’li hastalarda saptamışlardır.20

2.3.2. Sebore

SD bir sebase gland hastalığı değildir.21 Bir çok genç yetişkin yağlı görünümlü bir deriye sahip olmasına karşın SD’i mevcut değildir. Sebore, SD ve Parkinson hastalığı ile ilişkili olmasına rağmen L- dopa’nın, sebum sekresyonu fazla ise bunu azalttığı, fakat sebum sekresyonu normalse L-dopa’nın etkisiz kaldığı belirtilmektedir.22,23 Sebum seviyesinin parkinsonlu hastalarda yükselmesi malassezia türlerinin üremesi için kolaylaştırıcı bir etki yaratmaktadır. Bu da seborenin primer etiyolojik faktör değil de predispozan faktör olabileceğini gösteriyor. Düşük doz oral isotretinoinin sebostatik olarak bilinmektedir ve birkaç ay düşük doz olarak verildiğinde yararlı olması bu görüşü desteklemektedir.

4

Yenidoğanların dolaşımda bulanan maternal androjenler nedeniyle sebase glandları aktivedir ve yüksek oranda sebum üretir.24 İnfantil seboreik dermatit (ISD) 3-4 hafta içinde spontan olarak kaybolur.21 ISD’ li hastalar yetişkin dönemde çoğunlukla normaldir, on yıl sonra tekrar incelendiğinde sadece 88 ISD’li hastanın 7’sinde SD dermatit olduğu gözlenmiştir.25

Bazen ISD atopik dermatite de dönüşebilmektedir. İki farklı çalışmada ISD’ li hastalar, 12 ve 13 yıl sonra tekrar incelendiği zaman ISD’ li hastaların % 19 – 27,5’ine atopik dermatit tanısı konulmuştur.26, 27

Sonuç olarak sebore hastalığa eğilimi arttırmakla beraber seboreik dermatit bir sebase bez hastalığı değildir. Hastalık kuru cilt yapısına sahip bireylerde de görülebilmekte ve hastalıkta sebum salınım hızında veya sebum seviyelerinde artışa rastlanmamaktadır.28,29

2.3.3. İlaçlar

Klorpromazin, fenotiyazin, altın, metildopa, nöroleptikler (haloperidol, karbamazepin), simetidin, buspiron, griseofulvin, interferon alfa, etionamide, lityum, psoralen ve stanozolol gibi ilaçlar seboreik dermatit benzeri lezyonlara neden olabilmektedir. Fakat bunu hangi mekanizmayla neden oluşturdukları bilinmemektedir.30-35

2.3.4. Nörotransmitter anormallikleri

SD’in Parkinson gibi çeşitli nörolojik hastalıklarla birlikte görülmesi ve hastaların birçoğunda emosyonel stresin hastalığı tetiklemesi nörotransmitterlerin hastalık etiyolojisinde rol alabileceğini düşündürmektedir.36-39

5

2.3.5. Nutrisyonel bozukluklar

Riboflavin, piridoksin, niasin ve çinko eksikliğinde SD benzeri dermatitler gelişebilmektedir. Bu eksikliklerde hangi mekanizmanın SD ve benzeri hastalıklar oluşturduğu bilinmemektedir. ISD’ in farklı bir patogenezi olabileceği, biotin eksikliği ve esansiyel yağ asidi metabolizma bozukluklarının muhtemel sebepler olabileceği ileri sürülmüştür.40

2.3.6. Hormonal faktörler

SD; İSD hariç puberte öncesi nadirdir, sıklıkla sebase glandların en aktif olduğu adolesan ve genç erişkin dönemde gözlenir. Seboreik dermatitin neonatal formunun genellikle 6 ila 12. aylarda kaybolması hastalığın androjenik maternal hormon situmulasyonuna bir cevap olabileceğini düşündürmektedir, yapılan araştırmalarda sebase bez hücrelerinin androjen situmülasyonuna cevap verdiği görülmüştür.41,42 Yine puberte dönemi dışında da görülmesi, erkeklerde kadınlara oranla daha sık gözlenmesi androjenlerin pilosebase ünite etki ettiklerini düşündürmektedir.8 SD’ in erkeklerde daha sık görülmesinin bir nedeni de sebase bez aktivitesinin androjen kontrolü altında olması gösterilmiştir.36

2.3.7. Çevresel faktörler

Mevsimsel değişikler, ısı ve nem değişiklikleri ile hastalığın şiddeti arasında ilişki bulunmuştur. Düşük ısı ve düşük nem hastalığın şiddetini arttırabilmektedir.37 Ilıman iklimlerde, yaz aylarında hastalığın düzeldiği gözlenmektedir.36,38

2.3.8. Herediter faktörler

Hastalığın patogenezinde genetik veya nongenetik herediter faktörler yer alabilmektedir. SD’li anne-babalar ve çocukları arasında SD yönünden pozitif korelasyon bulunmuştur. Aynı zamanda tek yumurta ikizleri arasında SD insidansı artmış olarak saptanmıştır.37 6

2.3.9. İmmünolojik bozukluklar

SD’li hastalar ile sağlıklı kontrol grubu arasındaki mantar taşıyıcılığı seviyesi arasında bariz farklılığın olmaması, bu hastalarda bazı immun ve inflamatuar reaksiyonların olabileceğini düşündürmektedir. SD’li hastalarda T hücre sayısı deprese olabilir, NK hücre sayısında veya serum IgA ve IgG seviyesinde artış olabilir.43 SD’li hastalarda yapılan iki çalışmada mantarlara karşı oluşmuş yüksek IgG düzeyi saptanmamıştır.43,44 Bazı otörler seboreik dermatiti derinin mantarlara ve onların toksinlerine karşı derinin gösterdiği anormal inflamatuar yanıtın neden olduğunu düşünmektedirler. Buna kanıt olarak da, hastaların nonlezyonel derileri ile sağlıklı bireylerin derileri, SD’li hastaların lezyonel derisiyle karşılaştırıldığında, SD’li hastaların lezyonel bölgesinde şiddetli bir inflamatuar reaksiyon ve buna bağlı olarak NK1 (naturel killer), CD16 hücreleri ile kompleman sistem aktivasyonu ve inflamatuar interlökinlerin artışı gözlenmektedir.

SD ayrıca immün yetmezlik ile özellikle de HIV pozitif ve AIDS hastalarıyla da ilişkilidir. SD bu populasyondaki kişilerde normal populasyona oranla daha çok ve daha sık görülür.45 SD; HIV pozitif ve AIDS’li hastalarda relatif olarak daha şiddetlidir ve ekstremite lezyonları daha sıktır.46,47 Bu hastalarda immün yetmezlik arttığında SD lezyonlarının da şiddetlendiği belirtilmiştir.

HIV pozitif SD’li hastalarda klinik farklılıklar kadar, moleküler ve histolojik farklılıklar da görülür. SD’te karakteristik olarak spongioform görüntü vardır ve bu görünümle psoriazisten ayırt edilir. Daha sonra lezyonlar daha spongiotik olur, ortokeratotik ve parakeratotik hücreler foliküler plaklar meydana getirir. Ayrıca epidermal proliferasyon artışı ve fokal parakeratoz gözlenir. SD’li HIV pozitif ve AIDS hastalarından alınan biyopsilerde parakeratoz, keratinosit nekrozu, lökoekzositoz ve süperfisyel plasma hücre infiltrasyonu görülür, uzun süreli lezyonlarda hiperkeratoz meydana gelir.48,49

SD’i olan AIDS’ li hastaların lezyonel deri biyopsilerinde moleküler düzeyde yapılan çalışmalarda ısı şok proteinlerinin ekspresyonu görülürken, bu durum HIV negatif SD’li hastalarda meydana gelmemektedir.50 AIDS hastalarının keratinositleri ile T hücreleri arasındaki etkileşimin bu değişiklere neden olabileceği düşünülmektedir.

7

2.3.10. Atopinin rolü

ISD ile atopik dermatit arasında yakın ilişkinin olduğu çok iyi bilinmektedir. İSD’li çocuklarda ileri yaşlarda atopik dermatit gelişme riskinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir.51

2.3.11. Stres

Stresin SD üzerine arttırıcı etkisi vardır. SD’in depresif; özellikle kapalı alanlarda yaşayan ve güneş ışığından kaçınan kişilerde daha yüksek prevalansta görüldüğü belirtilmiştir.52

2.3.12. Diğer eşlik eden durumlar

SD; parkinsonlu hastalarda, duygu durum bozukluğu olanlarda ve HIV/AIDS hastalarında genel populasyona oranla daha sık görülür. Ayrıca çalışmalarda SD’in kronik alkolizm, pankreatit, hepatit C ve çeşitli kanserler ile ilişkili olduğu görülmüştür. SD bazı genetik hastalıklarda; örneğin Down sendromu ve Hailey Hailey hastalığında daha sık görülmektedir.53,54

2.3.13. Seboreik dermatit ve diğer dermatolojik hastalıklar

SD; rosasea ve akne vulgaris gibi dermatolojik hastalıklarla da beraber bulunabilir ve sıklıkla akne vulgaris ile birlikte gözlenir. Ayrıca pityrosporum folliküliti ve tinea versicolor gibi malassezia spp. ile ilişkili hastalıklar da SD’li kişilerde sıklıkla gözlenir.55,56

2.4. Klinik bulgular

SD, toplumda % 2-5 sıklıkta görülen bir hastalıktır.31 Sarı-pembe renkten, kırmızı, kırmızı-kahverengi keskin sınırlı yama veya ince plak, bu plak üzerinde kepek veya yağlı skuam olabilir, vezikül ve krut nadiren görülür. Yaşamın belirli

8

dönemlerinde, özellikle sebase bezlerin aktive olduğu dönemlerde görülmektedir. Klinik görünüm, psoriaziform lezyonların gözlendiği hafif formlardan, eritrodermi ile seyreden ciddi formlara kadar uzanan genişlikte olup klinik bulgular ve seyir, erişkinlerde ve bebeklerde değişkenlikler gösterebilir.31,32 Tüm SD’li hastalarda seboreik stage vardır. Bu safhada; gri-beyaz, sarı-kırmızı renk değişikliği, belirginleşmiş foliküler, orta ya da şiddetli pitriasiform skuam mevcuttur. Hastalık birkaç forma ayrılabilir.57(tablo 1).

Tablo 1. SD in klinik tutulum paterni

1-İnfantil 2. yetişkin:

Saçlı deri Saçlı deri

Yüz (blefarit dahil olabilir)

Gövde (fleksura ve ara bezi bölgesi) Gövde

Leiner hastalığı (non familyal/ petaloid

familyal C5 disfonksiyonu) pitriasiform

flexural

ekzamatöz plak

foliküler

Jeneralize (eritrodermi olabilir)

2.4.1. İnfantil seboreik dermatit(ISD)

İSD sıklıkla yaşamın ilk ayında meydana gelir. Asıl olarak saçlı deri ve intertrijinöz alanları tutar ve lezyonlar yağlı görünümlü skuam ve krutlardan oluşur. Yüzün orta kısmı, göğüs, retroauriküler bölge ve boyun diğer tutulan alanlardır. Saçlı deri tutulumu oldukça karekteristiktir. Frontal ve parietal bölge ince yağlı görünümlü skuam ile örtülüdür. Saç kaybı gözlenmez ve inflamasyon hafiftir. Yüzdeki lezyonlar daha çok orta hat ve kaşlarda lokalizedir. İntertriginöz bölgelerde maserasyon nedeniyle oportinistik infeksiyonlar (C. Albicans, S. Aureus vb) tabloya eklenebilir.58,59

9

2.4.2. Leiner hastalığı

Nadir görülen bir durum olup, SD’in eritrodermik varyantıdır. İlk kez Leiner tarafından 1908 yılında tanımlanmıştır. Herediter ve herediter olmayan 2 tipi vardır. Herediter tipte C5 disfonksiyonuna bağlı opsonizasyon bozukluğu sorumludur. Ağır seyirli bir tablo olup, tüm vücudu tutan eritemli, skuamlı lezyonlarla birlikte anemi, şiddetli diyare ve kusma görülür. Sıklıkla sekonder bakteriyel infeksiyonlar tabloya eşlik eder.58

2.4.3. Erişkin tipi seboreik dermatit

Saçlı deri, retroauriküler bölge, dış kulak yolu, nazolabial sulkuslar, kaşlar, göğüs ön yüz, interskapular ve fleksural bölgelerde lokalize remisyon ve ataklarla seyreden, eritemli, skuamlı bir hastalıktır. Lezyon intertriginöz bölgeleri diğer alanlara göre daha az sıklıkta etkiler. Saçlı deri lezyonları inflamatuar veya non-inflamatuar (pitiriazis sikka) olabilir. Saçlı deride hiç inflamasyon olmaksızın pul şeklinde skuamların bulunması ise pitiriazis simpleks olarak adlandırılır. Saçlı deri tutulumunda genellikle kaşıntı belirgindir, keskin sınır görülmez. İnflamatuar tipte alın saçlı deri sınırında oluşabilir. Dış kulak yolu tutulumunda otitis externa gelişebilir. Yüz lokalizasyonunda blefarit görülebilir, sakal bölgesindeki lezyonlar çoğunlukla foliküler bir model gösterir.58,60

Deri lezyonları genel olarak sarı-yağlı skuamlı, orta derecede veya belirgin eritemli, inflamatuar lezyonlardır. Gövde lokalizasyonunda petaloid (üzeri skuamlı folliküler, perifolliküler papüllerle başlayıp yuvarlak veya sirsine şekiller oluşturarak çevreye yayılır) ve pitriyaziform tip olmak üzere iki farklı tablo sergiler. Fleksural tutulumda skuamlar çok belirgin olmayıp, genellikle süperinfeksiyon eşlik eder. SD’in seyri sırasında nadiren eritroderma gelişebilir.58,60

Pitiriazis amiantasea, saçlı deride kalın skuamlarla karakterize, etiyolojisi tam olarak bilinmeyen, genel olarak seboreik dermatit spektrumu içinde sınıflandırılan bir hastalıktır. Saçlı deride tek veya multipl, kalın, gümüş rengi, saça yapışık skuamlarla başlar ve skuamların kalınlığı giderek artarak kılları bir kılıf gibi sarar. Skuamların damdaki kiremitlerin dizilişine benzer tabakalaşması tipiktir. Deri normal görünümde veya eritematöz olup, hafif sızıntılı olabilir. Atrofi, sikatris veya alopesi yoktur.61

10

2.5. Histopatoloji

Histopatolojik bulgular hastalığın evresine göre değişkenlik gösterebilir. Akut ve subakut dönemde hafif veya orta derecede spongioz, süperfisial ve perifoliküler lenfohistiositik infiltrasyon görülür. Kronik dönem lezyonlarında, deri ekleri ve dermoepidermal bileşke boyunca dermal fibrozis ile birlikte dilate kapillerler ve venüller, irregüler akantoz ve fokal parakeratoz görülebilir. Histopatolojik bulgular, psoriazise benzerdir fakat nötrofil ekzositozu, munro mikroabsesi ve parakeratotik boynuzsu tabaka yoktur.

2.6. Ayırıcı tanı

SD’li bazı olgular psoriazise benzer klinik bulgular gösterir ve bu iki hastalığın bir arada bulunabileceği unutulmamalıdır. Psoriaziste eritem daha belirgindir ve tabaka tabaka ayrılan yoğun gümüş renkli pullanma görülür. Şiddetli kaşıntı seboreik dermatit lehinedir. Pedikülozis ile birlikte olan saçlı deri impetigosu ayırıcı tanıda güçlük yaratabilir. Langerhans hücreli histiositoz seboreik dermatiti taklit edebilir, ancak tipik olarak sarı, kahverengi perifoliküler papüller ve inguinal fissürler görülür. Norveç uyuzu, seboreik dermatit ile karıştırılabilir. Trichopyton tonsurans enfeksiyonları sıklıkla ince seboreik pullanmaya neden olabilir. Bu hastalıkta KOH ile yapılan laboratuvar tetkikleri ayırıcı tanıda önemlidir. İlaç erupsiyonları SD benzeri lezyonlara neden olabileceğinden yine SD ayırıcı tanıda akla getirilmelidir. Kontakt dermatit, kutönöz LE, pemfigus eritematozus, pemfigus foliaseus, kontakt dermatit ayırıcı tanıda düşünülmesi gereken diğer dermatolojik hastalıklardır.

Tablo 2. SD’nin ayırıcı tanısı

Atopik dermatit

Candidiazis

Dermatofitozis

Langerhans hücreli histiositoz

Psoriazis

Rosacea

Lupus eritematozus

Tinea infeksiyonu

Kontakt dermatit

Pemfigus eritematozus

Pemfigus foliaseus

11

2.7. Tedavi

Ketokonazolün SD tedavisinde etkin olduğu saptanmadan önce, SD tedavisinde keratolitik ajanlar veya kortikosteridler kullanılırdı. Selenyum sülfid ve keratolitik aktiviteye sahip sülfür içeren nonspesifik ajanlar da SD tedavisinde sıklıkla kullanılırdı. Aynı zamanda coal tarında SD’e karşı etkili olduğu görülmüştür.62,63 Lityum süksinat da etkin olan diğer bir ajandır.64,65 SD tedavisinde sıklıkla kullanılan topikal steroidlerin uzun süreli kullanımından dolayı oluşabilecek yan etkilere karşı dikkatli olunmalıdır. Günümüzde genel olarak düşük potensli topikal steroidler tercih edilmektedir.

Zinc pyrithione SD tedavisinde kullanılan keratolitik ve antifungal etkinliğe sahip bir ajandır. Diğer bazı azol grubu (mikonazol, bifonazol) antifungallerde SD tedavisinde kullanılmıştır fakat ketokonazol hala en sık kullanılan azol grubu antifungal ajandır.66,67 Ketokonazolun uzun süreli kullanımı steroidler gibi deride atrofi ve telenjiektazi oluşumuna neden olmaz. Topikal terbinafin ile topikal takrolimus ve pimeklimusun da SD tedavisinde etkin olduğu görülmüştür.68

SD geniş alana yayılmışsa veya mevcut topikal tedavilere cevap vermiyorsa oral antifungaller kullanılabilir. Ketokonazol günlük 200 mg 4 hafta boyunca alımının etkili olduğu görülmüştür. Oral ketokonazol kullanılamadığı durumlarda itrakonazol ve terbinafin kullanılabilir.

Hastalığın kontrolünde hijyen önemli rol oynamaktadır. Tedavi genel olarak skuamların kaldırılması, mantar kolonizasyonunun önlenmesi, sekonder infeksiyonların önlenmesi, kaşıntı ve eritemin ortadan kaldırılmasına yönelik olarak yapılır. Hastalığın kronik seyirli olduğu ve tedavideki amacın semptomları gidermek olduğu hastalara anlatılmalıdır.

Saçsız deri için uygun olan ajanlar arasında kortikosteroidli kremler, jeller, spreyler ve köpükler sayılabilir. Kortikosteroidler ile hızlı cevap alınır, ancak orta potensli kortikosteroidler dahi yüzde steroid aknesine neden olabilir. Bu nedenle antifungal ajanlar ve topikal kalsinörin inhibitörleri tercih edilir. Ketakonazol,

12

siklopiroks, takrolimus ve pimekrolimus preperatlarının tümü etkilidir. Bifonazol şampuanın bebek ve küçük çocukların tedavisinde etkinliği gösterilmiştir. Topikal kalsinörin inhibitörleri deride atrofiye neden olmadan etki gösterirler, özellikle yüz ve kulak tutulumunun olduğu olgularda iyi seçenektirler.69 Fakat nemli deride yanma hissine neden olabilirler. Hastalar bu tedavileri genellikle kortikosteroidler ile başlangıç tedavisi sonrasında daha iyi tolere edebilmektedir. Sekonder bakteriyel enfeksiyon varlığında topikal ve oral antibiyotikler kullanılabilir. HIV ile enfekte olgularda yüz lezyonları tedavisinde lityum süksinatlı pomat kullanılmıştır. Sodyum sulfasetamidli ürünlerle dirençli olgularda başarı sağlanmıştır.

Saçlı deri tutulumunda selenyum sülfit, ketokonazol, katran, çinko prition, flusinolon ve rezorsinli şampuanlar etkilidir. Bu ajanlar haftada 2-3 defa kullanılmalıdır.

Dış kulak kanalındaki kaşıntı; topikal kortikosteroid, kalsinörin inhibitörleri veya ketokonazol ve siklopiroks gibi antifungal ajanlara yanıt verebilir. Bazı hastalarda inatçı kaşıntının kontrol altına alınması için kortikosteroid kullanımı gerekebilmektedir.

SD’e bağlı oluşan blefaritte sodyum sülfasetamidli damla ve pomadlar etkilidir. Oral tetrasiklinlerin foliküllerdeki mikroorganizma yoğunluğunu azaltarak etkili olduğu gösterilmiştir. Steroidli preparatlar, kısa dönem tedaviler için çok uygundur ancak uzun süreli kullanımın glokom ve katarakt oluşumuna neden olabileceği unutulmamalıdır. Günlük olarak sulandırılarak dilüe edilen bebek şampuanıyla pamuklu çubuk kullanarak temizlik yapılması semptomları azaltabilir. Şiddetli olgularda oral antibiyotikler veya oral antifungaller, topikal steroid veya antifungal ile kombine edilebilir. Generalize SD’de mevcut tedavilere cevap alınamaz ise sistemik prednisolonun 30 mg/gün dozunda kullanımı ile hızlı yanıt alınır. Ayrıca sistemik isotretinoin de SD’ te kullanılabilir.57

2.8. Prognoz

SD kendi kendini sınırlayan, konvansiyonel tedavilere yanıt veren, ancak nükslerle seyreden bir hastalıktır.21 Yaz mevsimlerinde düzelme kış mevsimlerinde alevlenme eğilimindedir. Eritrodermik tiplerde de genel önlemlerle prognoz iyidir.58,70

13

  1. GEREÇ VE YÖNTEM

Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine 2008-2009 tarihleri arasında başvuran ve seboreik dermatit tanısı alan 19’u kadın, 30’u erkek toplam 49 hasta alındı.

Çalışmaya alınan tüm hastalara ait demografik bilgiler, yüzyüze görüşme usulü ile hastaların rızası alınarak bir anket formuna kaydedildi. Bu ankette yaş, cinsiyet, hastalık süresi, lezyon süresi, ayrıca lezyonun primer veya rekürren karakterde olduğu ve hastanın immünsupresif bir hastalığının olup olmadığı veya immünsupresif bir tedavi alıp almadığı soruldu ve bu bilgiler kaydedildi. Tüm bu anket bilgileri Statistical Package for Social Sciences (SPSS) 17.0 paket programına kaydedildi. Son bir ay içerisinde sistemik steroid, sistemik veya topikal antifungal, son bir hafta içerisinde topikal steroid ve son bir gün içerisinde nemlendirici kullanımının olması çalışmaya alınmama kriterleri olarak belirlendi.

3.1. Klinik değerlendirme

Kliniğimize başvuran hastalar dermatolojik muayeneden geçirildi. Seboreik dermatit tanısı tipik klinik görünüm ve diğer ayırıcı tanıya giren hastalıkların dışlanması ile konuldu. SD tanısı alan ve anket formundaki koşulları taşıyan hastaların, yüz veya saçlı derisinden hem lezyonel hem de nonlezyonel bölgelerden örnekler alındı.

3.2. Mikolojik değerlendirme

3.2.1. Örnek alımı

Leming-Notman agar ile doldurulmuş BBL RODAC (Becton Dickinson) kontakt plaklar kullanıldı. Rodact kontakt plakların 65×15 mm’lik boyutta olanları kullanıldı. Leming-Notman agar ile doldurulmuş rodact kontact plateler 20 saniye süresince lezyonlu bölgeye temas ettirilerek örnekler alındı. Kontrol grubu olarak nonlezyonel bölgeden rodact kontakt plaklar 20 saniye süresince temas ettirilerek örnek

14

alındı. Alınan örnek bekletilmeden Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ABD, Mikoloji Bilim Dalına gönderildi. Besi yerleri aerop koşullarda 5 gün süre ile inkübe edildi. Üreme varlığı yönünden günlük olarak incelendi. Bu süre sonunda üreme sonuçları değerlendirildi ve tanı testleri yapıldı.

3.2.2. Kültür

3.2.2.1. Kullanılan besiyerleri

Besi yeri olarak aşağıda açık formülü yazılı olan Leming-Notman Agar kullanıldı. Besiyerleri Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ABD, Mikoloji Bilim Dalında hazırlandı.

LEMİNG-NOTMAN AGAR BESİYERİNİN AÇIK FORMÜLÜ

Pepton 10 gr

Gliko 5 gr

Yeast extract 0,1 gr

Öküz safrası 4 gr

Gliserol 1 ml

Gliserol monostearat 0,5 gr

Agar 12 gr

Twen 60 0,5 ml

İnek sütü 10 ml

Kloramfenikol 50 gr/ml

Siklohekzimit 20 mg

pH = 6,2

Hazırlanan karışım otoklavda 121 °C’ de 15 dk. sterilize edildi. Daha sonra besi yeri 42 ºC’ye soğutulduktan sonra gliserol, Tween 60, inek sütü, kloramfenikol ve siklohekzimit ilave edildi ve petri kutularına döküldü. Besiyeri soğuduktan sonra tüm klinik izolatların pasajları yapıldı. Aerop koşullarda 32 ºC’ de bir hafta inkübe edildi.

15

3.2.3. Kültürde üreme olan Fungusların Tiplendirilmesi

Tanı testleri

Tanı testi olarak kullanılan ve aşağıda açık formülü yazılı olan SGA besiyeri otoklavda 121 ºC’ de 15 dk. steril edildi. Klinik örneklerden izole edilen mantarların SGA’a pasajları yapıldı. Aerop koşullarda, 32 ºC’de 5 gün süre ile inkübe edildi. Üreme olmaması lipofilik maya mantarının varlığı açısından kanıt oluşturdu.

Sabouraud glikoz agar (SGA, Merck, Darmstadt, Germany)

Glikoz 40 gr

Pepton 10 gr

Agar 15 gr

Damıtık su 1000 ml

3.2.3.1. Katalaz aktivitesi

Katalaz reaksiyonu mikroorganizmada hidrojen peroksidaz enziminin varlığını belirlemek amacıyla yapıldı. Bunun için steril bir lam üzerine bir damla hidrojen peroksit damlatıldı. Üzerine bir öze maya kolonisi ilave edildi ve gaz çıkışına göre oksijenin varlığına bakıldı.

3.2.3.2. Tween identifikasyon testi

Elde edilen klinik izolatların modifiye Dixon veya Leming-Notman besiyerinde pasajı yapıldı. Önce SGA besiyeri hazırlanıp otoklavda 121 ºC’de steril edildi. Yeteri kadar soğuduktan sonra % 0,05 kloramfenikol ve % 0,05 siklohekzimit ilave edildi. Sonra steril tüplere 5 ml steril distile su kondu ve üzerine bir öze dolusu maya kolonisi alınıp 10-15 saniye kadar vortekslendi. Hazırlanan maya karışımından steril enjektör yardımıyla 2 ml alınıp steril petrilere dağıtıldı. Petrilere 16 ml SGA dağıtılıp hafifçe karıştırılıp soğumaya bırakıldı. Soğuma işleminden sonra steril pipet ucu ile Tween 20, Tween 40, Tween 60 ve Tween 80 ve ayrıca tam ortasındaki kuyuya chremophor-EL’den bir damla ilave edildi. Aerop koşullarda, 32 ºC’de bir hafta inkübasyona bırakıldı ve presipitasyon zonu oluşumu yönünden incelendi. Sonuçlar günlük olarak kaydedildi.

16

Chremophor-EL slant (polyether of oil and ethylene)

65 gr SGA

10 ml chremophor EL

Ticari olarak hazırlanmış olan SGA besiyeri otoklavda 121 ºC’de 15 dk. steril edildi. 45 ºC’ye soğuduktan sonra steril pipet yardımıyla Chremophor-EL (polyether of oil and ethylene) 10 ml damlatıldı. Karıştırıldıktan sonra steril tüplere dağıtıldı ve yatık olarak soğumaya bırakıldı. Tüm izolatlar steril bistüri ile yatık olarak ekildi. Aerop koşullarda, 32 ºC’de 15 gün inkübasyona bırakıldı. Üreme sonuçları günlük takip edildi ve Chremophor-EL’yi kullanma özelliği araştırıldı.

Ticari olarak hazırlanmış olan ve aşağıda açık formülü yazılan Tween-60 eskülin besiyeri otoklavda 121 ºC’de 15 dk. steril edildi. 45 ºC’ye soğuduktan sonra steril bir pipet yardımıyla Tween 60 ilave edildi.steril tüplere dağıtılıp olarak donmaya bırakıldı. Soğuma işleminden sonra tüm izolatlar steril öze yardımıyla dibe batık olarak ekildi. 32 ºC ve 37 ºC’lerde 15 gün etüvde inkübasyona bırakılarak β-glikozidaz aktivitesine bakıldı ve siyah zon oluşumu günlük olarak izlendi.

Tween 60 eskulin besiyerinin açık formülü

10 gr pepton

10 gr glikoz

2 gr yeast extract

0.5 gr ferric amonyum sitrat

5 ml Tween 60

15 gr agar

3.2.3.3. Isı testi

Elde edilen klinik izolatlar besiyerine pasajlandı ve 32 ºC , 37 ºC ve 40 ºC’lerde üreme yetenekleri yönünden 7 gün süre ile değerlendirildi.

17

3.2.3.4. Virkon

Mikoloji laboratuarında sık görülen kontaminasyon sorununun önlenmesi amacıyla 10 gram Virkon’nun 1 litre distile su içerisinde çözülmesi sonucu elde edilen karışım haftada iki kez güvenlik kabininde her çalışmadan sonra düzenli olarak kullanıldı.

3.3. İstatistiksel Analiz

Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 17.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sayısal ölçümlerse ortalama ve standart sapma (gerekli yerlerde ortanca ve minimum – maksimum) olarak özetlendi. Kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki Kare test istatistiği kullanıldı. Normal dağılım göstermeyen ölçümleri iki grup arasında karşılaştırmada Mann Whitney U testi, ikiden fazla grup arasında genel karşılaştırmada da Kruskal Wallis testi kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alındı.

18

  1. BULGULAR

Bu çalışmaya seboreik dermatit tanısı konulan 49 hasta alındı. Bu hastaların 31’i erkek ve 18’i kadın idi. Olguların yaş ortalaması 35.4 (en az 7, en yüksek 80 yaş) idi. Hastaların ortalama lezyon süresi 8.6 (en kısa 1 hafta, en uzun 52 hafta) hafta iken ortalama hastalık süresi 60.7 (en kısa 0.5 ay, en uzun 60 ay) aydı.

4.1. Tanı testlerinde elde edilen bulgular

4.1.1. Chremophor EL besiyerinde üreme:

Chremophor EL besi yerinde izolatların 2’si zayıf olmak üzere 12’sinde 32º C de 6-7 günde presipitasyon oluşturdu.

4.1.2. Tween 60- eskulin agar’da üreme:

Tween 60-eskulin besiyerindeki β-glukozidaz aktivitesi 32º C de beş günlük inkübasyon ile değerlendirildi. İzolatların 4’ü eskülini kullandı ve tüm besi yerinin rengini siyaha çevirdi. Örneklerin 4’ü besiyerini gri renge çevirdi, 2 örnekte hafif düzeyde siyah renk değişimi saptandı. 2 örnekte ise beyazlık saptandı.

4.1.3. Chromogenic Candida Agar’da Üreme

Chromogenic Candida Agar’da (CCA) izolatların pigment oluşturması incelendiğinde; izolatların 13’ünde 32ºC’ de dört günlük inkübasyondan sonra pembe mor renk değişimi gözlendi.

4.1.4. Isı testinde üreme

Örneklerin 37ºC ve 40ºC’deki üremelerine bakıldığında; 13 örneğin hepsi 37ºC’de ürerken (1 tanesi zayıf üredi) 40ºC’de ise 2’si az olmak üzere 12 örnekte üreme gözlendi. Yalnız 1 örnekte üreme saptanmadı.

19

SD lezyonları hastaların 9’unda (% 18,4) primer (ilk kez oluşan) karakterde, 40’ında (% 81,6) ise rekürren karakterdeydi. Lezyonel bölgeden alınan kültürlerden 13’ünde üreme saptandı. Bunlardan 1’inde primer, 12’sinde ise rekürren karakterdeydi. Üreme saptanmayanlardan 8’i primer 28’i ise rekürren karakterdeydi. Yapılan istatistiksel analizde lezyon karakterinin kültürde üreme üzerinde anlamlı bir farklılık yaratmadığı görüldü (p>0.005).

4.2. Alınan kültürlerden yapılan tür tayini sonucu:

Lezyonel alınan 49 örneğin 13’ünde (% 26,5) üreme olmuş. Bunlardan 7’sinde (% 14,3) M. furfur, 3’ünde (% 6,1) M. globosa üremiş, 3’ünde de tür tayini yapılamamıştır (tablo 3,4,5).

Nonlezyonel alınan 49 örneğin 6’sında (% 12,2) üreme olmuş. Bunlardan 3’ünde (% 6,1) M. furfur üremesi saptanırken, diğer 3’ünde (% 6,1) tür tayini yapılamamıştır.

Lezyonel ve nonlezyonel bölgelerde saptanan malassezia türleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanamadı (p>0.05).

Tablo 3. Lezyonel ve nonlezyonel bölgelerde M. furfur üremesi

Üreme (+) (% )

Üreme (-) (%)

Toplam (% )

Lezyonel

7 (14,3)

42 (85,7)

49 (100)

Bölge

Nonlezyonel

3 (6,1)

46 (93,9)

49 (100)

Toplam

10 (10,2)

88 (89,8)

98 (100)

Tablo 4. Örnek bölgesi ile malassezia spp. üreme durumu

  1. furfur (% )
  2. globosa (% )

Tür tayini yapılamayan (% )

Üreme yok (% )

Toplam

Lezyonel

7 (14,3)

3 (6,1)

3 (6,1)

36 (73,5)

49

Nonlezyonel

3 (6,1)

0

3 (6,1)

43 (87,8)

49

20

Tablo 5. Lezyonel ve nonlezyonel bölgelerde M. globosa üremesi

Üreme (+)

(% )

Üreme (-)

(% )

Toplam (% )

Lezyonel

3 (6,1)

46 (93,9)

49 (100)

Bölge

Nonlezyonel

0

49 (100)

49 (100)

Toplam

3 (3,1)

95 (96,9)

98 (100)

Nonlezyonel bölgeden alınan örneklerden üreme saptananların 2’sinde primer, 4’ünde ise rekürren karakterli lezyonlar vardı. Üreme saptanamayanların ise 7’si primer 36 ise rekürren karakterliydi. Yapılan istatistiksel analizde lezyon karakterinin kültürde üreme üzerinde anlamlı bir farklılık yaratmadığı görüldü (tablo 6) (p>0.05).

Tablo 6. Hastalık karakteri ve üreme durumu

Lezyonel

Nonlezyonel

Hastalık karakteri

Üreme (+)

Üreme (-)

Üreme (+)

Üreme (-)

Primer

1

8

2

7

Rekürren

12

28

4

36

Toplam

13

36

6

43

Ayrıca lezyon süresinin hastalık üzerine olan etkisi de çalışmamızda araştırıldı. Hastaların ortalama lezyon süresi 8,6 hafta iken ortalama hastalık süresi 60,7 aydı. Üreme olmayan hastaların ortalama lezyon süresi 9,4 hafta, lezyon süresi ise 47,8 aydı. M. furfur üreyenlerin lezyon süresi 5,7 hafta, hastalık süresi 109,7 aydı. M. globosa üreyenlerin lezyon süresi 9,3 hafta, hastalık süresi ise 82 aydı. Tür tayini yapılamayanlarda ise lezyon süresi 3,5 hafta, hastalık süresi 60,3 aydı. Yapılan istatistiksel analizde lezyon ve hastalık süresinde ki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05).

Nonlezyonel bölgede ise; üreme olmayanların ortalama lezyon süresi 7,2, hastalık süresi ise 61,0 aydı. M. furfur üremesi saptanan hastaların lezyon süresi 16,0, hastalık süresi 54,0 aydı. Tür tayini yapılamayanlarda lezyon süresi 20,3, hastalık süresi 64,0 aydı. Yapılan istatistiksel analizde lezyon ve hastalık süresindeki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05).

21

Üreme saptanamayan hastaların ortalama lezyon süresi 9,4, hastalık süresi 47,8 aydı. Üreme saptananların ise ortalama lezyon süresi 6,2 hafta, hastalık süresi 96,5 aydı. Yapılan istatistiksel analizde bu farklılık anlamlı bulunmadı (p>0.05).

Nonlezyonel bölgeden alınan örneklerde üreme saptanamayan hastaların ortalama lezyon süresi 7,2 hafta, hastalık süresi 61,0 aydı. Üreme saptananların ise ortalama lezyon süresi 18,1, hastalık süresi ise 59 aydı. Yapılan istatistiksel analizde bu faklılık anlamlı bulunmadı (tablo 7) (p>0.05).

Tablo 7. Hastalık ve lezyon süresi ile üreme arasındaki ilişki

Lezyonel

Nonlezyonel

Üreme (+)

Üreme (-)

Üreme (-)

Üreme (+)

Ortalama Süreler

Ortalama lezyon süresi (hafta)

6,23

9,47

7,28

18,17

8,61

Ortalama hastalık süresi (ay)

96,5

47,8

61,03

59,0

60,7

22

  1. TARTIŞMA

SD ilk olarak 1887 yılında Unna tarafından tanımlanmış, vücutta sebase bezlerce zengin bölgeler olan saçlı deri, yüz ve üst gövde gibi alanlarda eritem, deskuamasyon ve kaşıntı ile karakterize nükslerle seyreden kronik bir deri hastalığıdır. SD sebase bezlerin bulunmadığı avuç içi ve ayak tabanı gibi bölgelerde görülmemektedir. Toplumda görülme sıklığı yüksek olan ve genel populasyon içerisinde % 1-3 oranında karşılaşılan bir hastalıktır. Mevsim değişiklikleri, stres, gıdalar, hormonal faktörlerler ve mantarlar (malassezia spp.) gibi birçok nedenin SD etiyolojisinde rol oynadığı düşünülmektedir. Etkin bir tedavisi olmayan, toplumda oldukça sık görülen ve kişilerin yaşam kalitesini düşüren bir hastalık olan SD etiyolojisinin tam bilinmemesi nedeniyle çalışmamıza konu olmuştur.

Çalışmamızda hastalık nedeni olarak düşünülen malassezia türlerinin rolü araştırılmıştır. Malessazia türlerinin sadece SD etiyolojisinde değil Pityriasis versicolor, atopik dermatit, folikülit ve parenteral beslenen yeni doğanlarda görülen sistemik hastalıklarlada ilişkili olabileceği bildirilmiştir. SD ya da saçlı deride kepek sorunu olan kişilerde azol içeren şampuanların maya mantarların azalmasına bağlı olarak etkili olduğu, relapslarda ise organizmaların tekrar görüldüğü bilinmektedir. SD’li hastalarda bu organizmalara karşı artmış antikor düzeyleri saptanmıştır. Ancak antijenik ekstraktlara karşı kontakt sensitizasyon gözlenmemiştir. Çalışma sonuçları kepeklerde bulunan maya sayısının kontrollere göre daha yüksek olması ve Malassezia yoğunluğu ile SD şiddeti arasındaki ilişkiye dayandırılmaktadır. Malassezia’nın bu sık görülen dermatozdaki rolünü en kuvvetli şekilde düşündüren bulgulardan bir diğeri de hastalığın hem topikal hem de sistemik antifungal tedaviye verdiği dramatik cevaba dayanmaktadır.12 Bütün bu gözlemler malassezia spp.’nin SD ile direkt ilişkili olduğunu göstermektedir ve bu nedenle SD’li hastalarda son yıllarda malassezia türlerinin rolünü araştırmak için birçok çalışma yapılmıştır.

Keseva ve ark. nın 1998 yılında yayınlanan çalışmalarında, Malassezia’nın insan periferik mononükleer hücrelerinden proinflatuvar sitokin salınımını inhibe ettiğini göstermişlerdir.71 Araştırmacıların daha sonraki çalışmalarında ise, normal ve hücre

23

duvarındaki lipid tabakası hasarlanmış mayaların, immünmodülatuvar kapasitelerini test etmişlerdir. Bu çalışma sonucunda, hücre duvarından lipid ekstraksiyonunun mayaların proinflamatuvar sitokin salınımını inhibe edici kapasitelerini ortadan kaldırdığı bulunmuştur. Bu sonuçtan yola çıkarak, seboreik dermatitte izlenen inflamatuvar özelliğin, mayaların hücre duvarındaki lipid tabakasındaki bozulma ya da ortadan kalkması ile açıklanabileceği hipotezi ortaya atılmıştır.

Malassezia mantarı ile SD arasındaki ilişki hala tartışma konusudur. Sabouraund geçen yüzyılın ilk yarısında, Pityrosporum malassezii’yi bu hastalığa yol açan etken olarak düşünmüştür. Shuster’de yaptığı araştırmalar sonucunda P. Ovale’yi etiyolojik ajan olarak belirtmiştir. Birçok çalışma SD’nin şiddeti ve kepeklerde görülen Malassezia hücreleri arasında bir yakın ilişki olduğunu göstermiştir. SD lezyonlarında bulunan farklı türlerin dağılımını bulmak için birkaç taksonomik inceleme yapmışlardır.

SD‘li 49 hasta ile yapılan çalışmamızda lezyonel olarak alınan örneklerin 13’ ünde üreme oldu, bu örneklerden 3’ünde tür tayini yapılamadı, 7’sinde (% 14,3) M. furfur, 3’ünde (% 6,1) ise M. globosa üredi, 36 örnekte (% 73,5) ise üreme olmadı.

Japonya’da Nakabayashi ve ark. 42 SD’li hastanın yüzünden aldıkları kültürlerde % 35 M. furfur’u, % 22 M. globosa’yı izole ettiklerini bildirmişlerdir20. Ayrıca % 26 oranında negatif kültür ve % 13 oranında da kontaminasyon tespit etmişler. Nakabayashi ve ark. herhangi bir deri hastalığı olmayan bireylerden aldıkları kültür sonuçlarında ise bu bulguları karşılaştırdıklarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulmuşlardır.

Gupta ve ark. kontakt plaklar kullanarak 28 SD’li hastadan yaptıkları çalışmada M. globosa, M. sympodialis, M. slooffiae türlerini azalan oranlarda bulduklarını belirtmişlerdir.72

Crespo Erchiga ve ark. ise 75 SD’li hastanın kafa ve yüzünde M. restricta (% 43) ve M. globosa (% 34)’yı diğer türlere göre baskın bulmuştur. Buna karşılık sağlıklı deriden (alın bölgesinden) alınan örneklerin % 90’ı steril kalmıştır, bunun

24

aksine aynı hastanın sağlıklı gövde örneklerinin % 62’sinde baskın tür olarak M. sympodialis saptanmıştır.73

Crespo Erchiga ve Delgado Florencio SD’li hastalarda yaptıkları bir başka çalışmada SD lezyonlarında % 65 M. restricta, % 64 M. globosa’yı baskın bulmuşlar, gövdede ise esas olarak M. sympodialis’ i % 27 oranında, M. furfur’u ise gövde de % 4 oranında bulmuşlardır. Alın bölgesindeki sağlıklı deride, hastaların % 20’sinde M. sympodialis, % 10’nunda M. globosa saptanırken, omuzlarda % 58’inde M. sympodialis ve % 7 M. globosa bulunmuştur.74

Gemmer ve ark. (2002) SD’li 70 hastanın kafa örneklerinden, direkt floresan, nested DNA PCR yöntemini kullanarak alınan kepeklerde % 50-72 M. restricta, % 33-45 M. globosa’yı baskın bulmuş iken % 7-8 gibi az miktarda M. sympodialis’i bulmuşlar fakat M. furfur’u hiçbir örnekte bulunmamıştır.16

Çalışmamızda elde edilen lezyonel kültür sonuçları Nakabayashi ve ark. elde ettiği sonuçlarla benzerdi. Gupta ve ark. M. globosa’ yı baskın tür olarak tespit ederken Erchiga ve arkadaşları ise M. restricta’ yı baskın tür olarak tespit etmiştir. Crespo Erchiga ve ark. ikinci sıklıkta ise M. globosa yı baskın tür olarak tespit etmişlerdir. Bizim çalışmamızda da M. globosa tespit edilen ikinci tür olmuştur.

Yine çalışmamızda nonlezyonel olarak alınan örneklerin 43’ünde (% 87,8) üreme olmamış, toplam 6 örnekte (% 12,2) üreme olmuştur, bunlardan ise 3 tanesinde (% 6,1) tür tayini yapılamamıştır, 3 örnekte (% 6,1) ise M. furfur üremiştir.

Nakabayashi ve ark. yaptıkları çalışmada SD hastaların nonlezyonel bölgelerinden alınan kültürlerde % 26 oranında M. furfur, % 12 oranında M. globosa, % 12 oranında M .sympodialis, % 8 oranında da M. pachydermatis’i izole etmişlerdir. Bu çalışmada herhangi bir dermatozu olmayan bireylerden de kültürler alınmış, alınan kültürlerde % 9 M. globosa, % 6 M. furfur üremiş, % 63 oranında kültürde üreme olmamıştır. Kültürlerin % 17’sinde ise kontaminasyon olmuştur.

25

Crespo Erchiga ve ark. nonlezyonel aldıkları kültürlerde ise M. sympodialis’i baskın bulduklarını ifade etmişlerdir.73

Çalışmamızda ise nonlezyonel bölgelerden alınan örneklerde bundan farklı olarak tespit edilen tür M. furfur olmuştur. Bu sonuçlar Nakabayashi ve ark. nın elde ettikleri sonuçlar ile benzerken, Crespo Erchiga ve ark. nın elde ettikleri sonuçlardan farklılık göstermiştir.

Çalışmamızda lezyonel ve nonlezyonel bölgelerden alınan kültürlerde tespit edilen türler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Her iki bölgede de M. furfur üremesi olmuş, fakat lezyonel bölgede ek olarak 3 hastada M. globosa üremesi gözlenmiştir.

  1. globosa sağlıklı deride en yüksek oranda saptanan türdür. M. furfur’un özellikle tropikal iklimlerde deri hastalıklarından sorumlu olduğu doğrulanmıştır. M. furfur, Gupta ve ark. ile Prohic ve ark.nın yaptıkları çalışmalarda % 10 oranında izole edilmiştir. M. obtusa ve M. sloofiae insan derisinde sık saptanan türler değildir. M. restricta, SD’ li hastaların ve normal bireylerin yüz ve saçlı derisinden izole edilmiştir, gövdede ise nadir olarak izole edilmiştir. M. pachydermatitis ise insanlarda nadir olarak izole edilmekle beraber daha sık olarak hayvanlarda görülen bir türdür.

Çalışmamızda lezyon sürelerinin kültürde üreme üzerine etkisinin olup olmadığı da araştırılmış, hastaların ortalama lezyon süreleri 8,61 hafta iken, hastalık süresi 60,7 ay olarak saptanmıştır. Üreme olmayanlarda lezyon süresi 7,28 hafta, hastalık süresi ise 61,0 ay, üreme olanlarda ise lezyon süresi 18,1 hafta, hastalık süresi ise 59 ay olarak gözlenmiştir. Yapılan istatistiksel analizde lezyon süresinin de, hastalık süresinin de üreme olanlar ile olmayanlar arasında anlamlı bir farklılığa neden olmadığı saptanmıştır. Lezyon süresinin veya hastalık süresinin malassezia kolonizasyonu üzerine istatistiksel olarak anlamlı etkiye neden olmadığı görülmüştür.

Çalışmamızda araştırılan bir diğer konu hastalarda lezyonların primer veya rekürren karakterde olmasının üreme üzerine etkisinin olup olmadığı idi. Lezyonel bölgeden alınan örneklerde toplam 13 hastada üreme saptanmış, bu hastaların 12

26

tanesinde (% 92,3) lezyonlar rekürren karakterdeyken 1 hastada (% 7,7) ise lezyon primer karakterde idi. Yapılan istatistiksel analizde ise bu durumun anlamlı bir faklılığa neden olmadığı görülmüştür.

Lezyonun karakterinin üreme üzerine olan etkisi nonlezyonel bölge içinde bakılmış, üreme saptanan 6 hastanın 4 tanesinde lezyonlar rekürren (% 66,7), 2 tanesi (% 33,3) ise primer olarak saptanmıştır. Yine yapılan istatistiksel analizde bu iki değer arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır.

Kültürlerin toplam (lezyonel ve non-lezyonel) 10 tanesinde M. furfur üremesi olmuş, bunlardan 7’si lezyonel bölgeden alınan örnekler iken 3’ü ise nonlezyonel bölgelerden alınan örneklerdi. Lezyonel M. furfur üremesi ile non-lezyonel M. furfur üremesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Ayrıca lezyonel bölgede M. globosa üremesi saptanmış, nonlezyonel bölgede ise bu mantar saptanmamıştı. Bu farklılıkta istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.

SD, toplumda sık görülen, tedaviye dirençli olabilen, kronik seyirli, psikososyal olarak hastaları olumsuz etkileyen bir deri hastalığı olması nedeni ile birçok araştırıcının ve araştırmanın konusu olmuştur. SD etiyolojisi ile ilgili yapılan birçok çalışmada hastalığın multifaktöriyel olduğu öne sürülmüş ve bu faktörlerden en önemlilerinden biri olarak da malassezia gösterilmiştir. Daha önceki birçok çalışmada olduğu gibi malassezia mantarlarının SD de ki rolü bizim de çalışma konumuz olmuştur. Yaptığımız çalışma sonucunda elde ettiğimiz sonuçlar bazı araştırmacıların elde ettikleri ile benzerken, diğer bazılarının elde ettiklerinden farklılık gösteriyordu.

Bu farklılıklar hastaların örnek alınan bölgeye uyguladıkları hijyenden, örnek alma yönteminden ve örneğin laboratuvara ulaştırma sürecinden kaynaklanabileceği gibi, kültürlerin kontaminasyondan ve iklim gibi demografik özelliklerden de kaynaklanabilmektedir. Malassezia türlerinin SD etiyolojisinde oynadığı rolün daha net ortaya konması için daha fazla sayıda örnekle yapılacak araştırmalar bu konuda ki bilgilerimize önemli kakılar sunacak ve bu sayede SD etiyolojisinde malassezia’nın rolü daha net bir şekilde açıklığa kavuşma imkanı bulabilecektir.

27

  1. SONUÇ VE ÖNERİLER
  2. SD etiyolojisinde malassezia türleri başta olmak üzere birçok nedenin olduğu kronik seyirli bir dermatozdur.
  3. SD’li 49 hastanın lezyonel alınan örneklerinde; 13 tanesinde üreme saptanmış ve bunların 10’unda tür tayini yapılmıştır. Bunun sonucunda 7 hastada M. furfur, 3 hastada M. globosa tespit edilmiştir.
  4. Yine bu hastaların nonlezyonel alınan örneklerinde; 6 tanesinde üreme olmuş ve bunların 3 tanesinde tiplendirme yapılabilmiş ve bunun sonucunda 3 örnekte M. furfur üremesi saptandı.
  5. Yapılan istatistiksel analizde lezyonel ve non lezyonel alanlarda saptanan üremeler karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır.
  6. SD hastaların lezyonel bölgelerinden alınan örneklerin % 26,5’inde üreme saptanmış, % 20,4’ünde ise tür tayini yapılmıştır.
  7. Nonlezyonel olarak alınan örneklerin % 12,2’sinde üreme saptanmış, % 6,1’inde ise tür tayini yapılmıştır.
  8. M. furfur her iki bölgede de en sık saptanan tür olmuş, M. globosa ikinci sıklıkta saptanan tür olmuştur.
  9. Yapılan diğer araştırmalarda da malassezia türlerinin saptanması ve hatta bazı araştırmalarda aynı türlerin saptanmış olması malassezia türlerinin SD nedeni olabileceğini düşündürmektedir.

28

  1. KAYNAKLAR
  2. Gupta AK, Bluhm R, Cooper EA, Summerbell RC, Batra R. Seborrheic Dermatitis. Dermatol Clin 2003; 21: 401-412.
  3. Falco OB, Plewig G, Wolff HH, Burgdrof WHC. Seborrheic dermatitis. Second Ed., Berlin. Springer-Verlag. Dermatology 2000; 487-491.
  4. Erchiga VC, Martos OJ, Cassano AV, Erchiga AC, Fajardo FS. Malassezia globosa as the causative agent of pityriasis versicolor. Br J Derm 2000; 143: 799-803.
  5. Gupta AK, Nicol K, Batra R. Role of antifungal agents in the treatment of seborrheic dermatitis. Am J Clin Dermatol, in pres.
  6. Gülekon A. Psoriazis ve benzeri dermatozlar. In: Tüzün Y, Gürer MA, Serdaroğlu S, Oğuz O, Aksungur VL, editors. Dermatoloji. İstanbul: Nobel Tıp Kitapevi, 2008; 760-762.
  7. Smith KJ, Skelton HG, Yeager J, Ledsky R, McCarthy W, Baxter D. Cutaneous findings in HIV-1 positive patients: a 42-month prospective study. J Am Acad Dermatol 1994; 31: 746-754.
  8. Fathing CF, Staughton RCD. Rowland payne CME. Skin disease in homesexual patients with acquired immune deficiency syndrome (AIDS) and lesser forms of human T cell leukaemia virus (HTLV III) disease. Clin Exp Dermatol 1985; 10: 3-12.
  9. Gupta AK, Bluhm R. Seborrheic dermatitis. JEADV 2004; 18: 13-26.
  10. Gupta AK, Madzia SE, Batra R. Etiology and management of seborrheic dermatitis. Dermatology 2004; 208: 89-93.
  11. Berg M. Epidemiological studies of the influence of sunlight on the skin. Photodermatology 1989; 6: 80-84.
  12. Yegner E. Seborrhoeic dermatitis of the face induced by PUVA treatment. Acta Derm Venereol 1983; 63: 335-339.
  13. Ayhan M, Karaduman A. Dermatolojide malassezia. Türkiye Klinikleri J Dermatol 2005; 15: 147-156.
  14. McGinley KJ, Leyden JJ, Marples RR, Kligman AM. Quantitative microbiology of the sclap in non-dandruff, dandruff, and seborrheic dermatitis. J Invest Dermatol 1975; 64: 401-405.
  15. Aspiroz C, Ara M, Varea M, Rezusta A, Rubio C. Isolation of malassezia globosa and m. Sympodialis from patients with pityriasis versicolor in Spain. Mycopathologia 2001; 154: 111-117.

29

  1. Gupta AK, Kohli Y, Summerbell RC, Faergemann J. Quantitative culture of malassezia species from different body sites of individuals with or without dermatoses. Medical Mycology 2001; 39: 243-251.
  2. Gemmer CM, DeAngelis YM, Theelen B, Boekhout T, Dawson. TL. Fast, noninvasive method for molecular detection and differentiation of malassezia yeast species on human skin and application of the method to dandruff microbiology. J Clin Microbiol 2002; 40: 3350-3357.
  3. Sugita T, Takashima M, Shinoda T, Suto H, Unno T, Tsuboi R. New yeast species, malassezia dermatitis, isolated from patients with atopic dermatitis. J Clin Microbiol 2002; 40: 1363-1367.
  4. Nell A, James SA, Bond CJ, Hunt B, Herrtage ME. Identification and distribution of a novel malassezia species yeast on normal equine skin. Vet Rec 2002; 150: 395-398.
  5. Riciputo RM, Oliveri S, Micali G, Sapuppo A. Phospholipase activity in malassezia furfur pathogenic strains. Mycoses 1996; 39: 233-235.
  6. Nakabayashi A, Sei Y, Guillot J. Identification of malassezia species isolated from patients with seborrhoeic dermatitis, atopic dermatitis, pityriasis versicolor and normal subjects. Medical Mycology 2000; 38: 337-341.
  7. Valia RG: Etiopathogenesis of seborrheic dermatitis. Indian J Dermatol Venereol Leprol 2006; 72(4): 253-255.
  8. Binder RL, Jonelis FJ. Seborrheic dermatitis in neuroleptic-induced Parkinsonism. Arch Dermatol 1983; 119: 473-475.
  9. Burton JL, Cartilidge M, Shuster S. Effect of L-dopa on the seborrhea of Parkinsonism. Br J Dermatol 1973; 88: 475-479.
  10. Henderson CA, Taylor J, Cunliffe WJ. Sebum excretion rates in mothers and neonates. Br J Dermatol 2000; 142: 110-111.
  11. Schechtman RC, Midgley G, Bingham JS, Hay RJ. Progress of seborrheic dermatitis. Br J Dermatol 1995; 133: 537-545.
  12. Neville EA, Finn OA. Psoriasiform napkin dermatitis: A follow-up study. Br J Dermatol 1975; 92: 279-285.
  13. Podmore P, Burrows D, Eady DJ, Stanford CF. Seborrheic dermatitis: Disease entity or a clinical variant of atopic dermatitis? Br J Dermatol 1986; 115: 341-350.
  14. Burton JL, Pye PJ. Seborrhoea is not a feature of seborrheic dermatitis. B Med J 1983; 286; 1169.

30

  1. Schechtman RC, Midley G, Hay RJ. HIV disease and malassezia yeast: a quantitative study of patients presenting with seborrhoeic dermatitis. B J Dermatol 1995; 133: 694-698.
  2. Patnaik R, Choudary TN, Shashikiran B. Nutrition and skin. In: Valia RG, Valia AR, editor. IADVL textbook and atlas of dermatology. 2nd edn. Bombay: Bhalani Publishing House, 1999; 974-1001.
  3. Plewig G, Jansen T. Seborrhoeic dermatitis. Dermatology. In General Medicine Fitzpatrick TB, Wollf K, Eisen AZ. New York, McGraw-Hill, 1999; 1482-1489.
  4. Champion RH, Burton JL, Burns DA, Breathnach SM. Seborrhoeic dermatitis. Textbook of Dermatology. Rook/Wilkinson/Ebling. 6. Baskı. Blackwell Science 1998; 638-643.
  5. Odom RB, James WB, Berger TG. Seborrhoeic dermatitis. Andrew’s Diseases of the skin. 9. Baskı WB Saunders Company. 2000; 214-218.
  6. Binder RL, Jonelis FJ. Seborrhoeic dermatitis: a newly reported side effect of neuroleptics. J Clin Phsychiatry 1984; 45: 125.
  7. Kanwar AJ. Seborrhoeic dermatitis-like eruption caused by cimetidine. Arch Derm 1981; 117: 65.
  8. Johnson BA, Nunley JR. Treatment of seborrhoeic dermatitis. Am Fam Physician 2000; 61: 2703.
  9. Bergbrant IM. Seborrhoeic dermatitis and pityrosporum ovale: cultural, immunologic and clinical studies. Acta Derm Venereol 1991; 167.
  10. Gueho E, Boekhout T, Ashbee HR, Guillot J, Belkum AV, Fargemann. The role of malassezia species in the ecology of human skin and as pathogens. Medical Mycology 1998; 36(1): 220-229.
  11. Franchimont PC, Hermanns JF, Degreef H, Perard GE. From axioms to new insights into dandruff. Dermatology 2000; 200: 93-98.
  12. Tollesson A, Frithz A, Berg A, Karlman G. Essential fatty acids in infantile seborrhoeic dermatitis. J Am Acad Dermatol 1993; 28: 957.
  13. Janniger CK, Schwartz RA. Seborrhoeic dermatitis. Am Fam Physician 1995; 52: 149.55-159.60.
  14. Zouboulis CC, Xia L, Akamatsu H, Seltmann H, Fritsch M, Ho S, Ruhl R. The human sebocyte culture model provides new insights into development and management of seborrhoea and acne. Dermatology 1998; 196; 21-31.
  15. Bergbrant IM, Johansson S, Robbins D, Scheynius A, Faergemann J, Soderstrom T. An immunological study in patients with seborrhoeic dermatitis. Clin Exp Dermatol 1991; 16: 331-338.

31

  1. Parry ME, Sharpe GR. Seborrhoeic dermatitis is not caused by an altered immune response to malassezia yeast. Br J Dermatol 1998; 139: 254-263.
  2. Matis WL, Triana A, Shapiro R, Eldred L, Polk BF, Hood AF. Dermatologic findings associated with human immunodeficiency virus infection. J Am Acad Dermatol 1987; 17: 46-51.
  3. Marino CT, McDonald E, Romano JF. Seborrheic dermatitis in acquired immunodeficiency syndrome. Cutis 1991; 50: 217-218.
  4. Soeprono FF, Schinella RA, Cockerell CJ, Comite SL. Seborrheic-like dermatitis of acquired immunodeficiency syndrome: a clinicopathologic study. J Am Acad Dermatol 1986; 14(2): 242-248.
  5. Eisenstat BA, Wormser GP. Seborrheic dermatitis and butterfly rash in AIDS. N Engl J Med 1984; 311: 189.
  6. Oranje AP, van Joost T, van Reede EC, Vuzevski VD, Dzoljic-Danilovic G, ten Kate FJ. Infantile seborrheic dermatitis: morphological and immunological study. Dermatologica 1986; 171: 191-195.
  7. Puig L, Femandez-Figueras T, Ferrandiz C, Ribera M, de Moragas IM. Epidermal expression of 65 and 72 kd heat shock proteins in psoriasis and AIDS-associated psoriasiform dermatitis. J Am Acad Dermatol 1995; 33: 985-989.
  8. İnalöz HS, Kırtak N. The pathogenesis and treatment of seborrhoeic dermatitis. T Klin J Med Sci 2002; 22: 239-244.
  9. Rongioletti MG, Rebora A. Seborrheic dermatitis and daylight. Acta Derm Venereol 1991; 71: 538-539.
  10. Marren P, Burge S. Seborrhoeic dermatitis of the scalp – a manifestation of Hailey-Hailey disease in a predisposed individual? Br J Dermatol 1992; 126: 294-296.
  11. Ercis M, Balci S, Atakan N. Dermatological manifestations of 71 Down syndrome children admitted to a clinical genetics unit. Clin Genet 1996; 50: 317-320.
  12. Gupta AK. A random survey concerning aspects of acne rosacea. J Cut Med Surg 2001; 5: 38.
  13. Faergemann J, Johansson S, Back O. An immunologic and cultural study of pityrosporum folliculitis. J Am Acad Dermatol 1986; 14: 429-433.
  14. Holden CA, Berth-Jones J. In: Burns T, Breathnach S, Cox N, Griffiths C. Editors. Rook’s Textbook of Dermatology. Seventh Ed., Italy, Blackwell Publishing, 2004; 3: 17.10-17.15.

32

  1. Clark RAF, Hopkins TT. The other eczemas. Dermatology’de. Ed. Moscella SL, Hurley HJ. Philadephia, WB Saunders Company, 1992; 465-504
  2. Tüzün Y, Dolar N. Neonatal eritrodermalar. Pediyatrik Dermatoloji’de. Ed. Tüzün Y, Kotoğyan A, Serdaroğlu S ve ark. İstanbul, Nobel Tıp Kitapevleri, 2005; 67-71.
  3. Savaşkan H. Seboreik dermatitis. Dermatoloji’de. Ed. Tüzün Y, Kotogyan A, Aydemir EH ve ark. İstanbul, Nobel Tıp Kitapevleri, 1994; 489-494.
  4. Habif TP. Clinical Dermatology. Edinburg, Mosby, 2004; 209-266.
  5. Garcia RL, Miller JD, Miller JN. Occlusive tar extract therapy for recalcitrant psoriasis and seborrheic dermatitis of the scalp. Cutis 1978; 22: 90-91.
  6. Olansky S. Whole coal tar shampoo: a therapeutic hair repair system. Cutis 1980; 25: 99-104.
  7. Culelenaere C, De Bersaques J, Kint A. Use of topical lithium succinate in the treatment of seborrhoeic dermatitis. Dermatology 1992; 184: 194-197.
  8. Boyle J, Burton JL, Faergemann J. Use of topical lithium succinate for seborrheic dermatitis. BMJ 1986; 292: 28.
  9. Faergemann J. Seborrhoeic dermatitis and pityrosporum orbiculare: treatment of seborrhoeic dermatitis of the scalp with miconazole hydrocortisone (Daktacort), miconazole and hydrocortisone. Br J Dermatol 1986; 114: 695-700.
  10. Zhennicke H, Korting HC, Braun-Falco O, Effendy I, Hagedorn M, Kuchmeister B. Comparative efficacy and safety of bifonazole 1% cream and the corresponding base preparation in the treatment of seborrheic dermatitis. Mycoses 1993; 36: 325-331.
  11. Ling MR. Topical tacrolimus and pimecrolimus: future directions. Semin Cutan Med Surg 2001; 20: 268-274.
  12. Schwartz RA, Janusz CA, Janniger CK. Seborrheic dermatitis: an overview. American Family Physician 2006; 74(1): 125-130.
  13. Plewig G, Jansen T. Seborrheic dermatitis. In: Freedberg IM, Eisen AZ, Wolff K, Austen KF, Goldsmith LA, Katz SI, Fitzpatrick TB, editors. Fitzpatricks Dermatology in General Medicine. 5th Ed., New York: McGraw-Hill, 2003; 1198-1204.
  14. Kesevan S, Walters CE, Holland KT, Ingham E. The effect of malassezia on proinflamatory cytokine production by human PBMC in vitro. Med Mycol. 1998; 36:97-106
  15. Gupta AK, Kohli Y, Faergemann J, Summerbell RC. Epidemiology of malassezia yeasts associated with pityriasis versicolor in ontario, Canada. Medical Mycology 2001; 39: 199-206.
  16. Erchiga V.C, Ojedo Martos AA, Vera Casano A, Crespo Erchiga A, Sanchez Fajarda F. Isolation and identification of malassezia spp. İn pytiriasis versicolor, sebhorrheic dermatitis and healty skin. Rev Iberoam Micol 1999 ; 16(S):16- 21
  17. Erchiga V.C, Florencio V.D. Malassezia species in skin diseases. Current Opinion in Infectious Diseases 2002; 15: 133-142.

33

  1. ÖZGEÇMİŞ

Adı Soyadı : Kenan YILDIZ

Doğum Tarihi ve Yeri : 1980 – Bingöl

Medeni Durumu : Bekâr

Adres : Beyazevler Mah. 23 Sk. Nurşen Apt. Kat: 3 No: 7

Çukurova / ADANA E-mail : dr_kenanyildiz @ yahoo.com